Bir Zihin-Beden Bütünlüğü Hikayesi

İnsan zihninin nasıl işlediğini, davranışların nasıl değiştiğini ve danışanlar ile terapi odasında nasıl çalışıldığını anlamak ile ilgili yazılan birçok teori mevcut. Her teori kendi anlayışını ve tekniklerini geliştirir. Benim çalıştığım ekolde de bol bol beden hissiyatı sorulur. Bu yazımda varoluşçu bakış açısının olmazsa olmazı olarak görülen, ‘embodiment’, yani ‘zihin-beden bütünlüğü’ prensibinden bahsedeceğim. Bu ilişkiden bahsederken aynı zamanda ilişkisellik, beden ile çalışma ve subjektif bakış açısı gibi diğer temalardan da bahsediyor olacağım.

 

İlişkisellik

Biz bu dünyada diğerleri ile birlikte varız. Merleau-Ponty’e göre, yaşamanın esasında diğerleri ve dünya ile bir ilişkide olmamız yatar. Yani, ilişki içerisinde olduğumuz sürece hayatın anlamını kavrayabiliriz.

Üniversite yıllarımda görüştüğüm psikoloğuma bir keresinde mahcup bir şekilde ‘Sürekli ilişkimden bahsediyorum ve bu durumdan utanıyorum, umarım sizi de sıkmıyorumdur.’ dediğimi anımsıyorum. Ve aldığım cevap beni ne kadar rahatlatmıştı: ‘Burada ilişkilerinden bahsederken aslında seni anlıyoruz, ilişki kendimizi tanımamızın en güzel yolu.’ Birçok teorisyen de insanların ontolojik duruşlarının ilişkileri inceleyerek keşfedilebileceğine inanır. Kişinin sadece farkındalık kazanması, keşfettiklerini hayatına aktarması için yeterli olmayabilir. Keşfe yardımcı en önemli olgu ‘karşılıklılık’tır ve bu da diyalog içindeyken sağlanılabilir. Burada belki şu soruları kendimize yöneltebiliriz:

Diğerleri ile nasıl bağlantı kuruyorum? Nasıl bir diyalog geliştiriyorum? Kendimi ortaya koyabiliyor muyum, ifade edebiliyor muyum? Kendimle olan ilişkimle diğerleri ile olan ilişkim arasında bir benzerlik var mı?

Bu görüşe destek olarak Martin Buber de der ki, hastalıklı ilişkiler ruhumuzda hastalık üretir. Çünkü karşımdakiyle neyi paylaşıyorsam, onu yaşıyorum. Sürekli şikayet eden birinin yanındayken bir süre sonra içimiz daralmaz mı? Benim varlığım diğerlerinin varlığını etkiler ve diğerlerinin varlığı da beni. Diğerlerine karşı olan duygularımı saklamam imkansızdır; çünkü duygular bedenimize yansır. Hani bazen karşımızdakine gıcık oluruz ama yine de normal konuşmaya devam ederiz ya, zannederiz ki ona karşı olan hislerimizden bihaber.. Sizin de hiç konuşurken bir sorun yaşanmadığını gözlemlediğiniz fakat duyguda o kişiyle birlikte olmaktan oldukça rahatsız olduğunuz olmadı mı? Ya da flört ettiğiniz zamanlarda birbirinize ‘seni seviyorum’ demeseniz bile sevildiğinizi hissetmez misiniz?

 

Bazı şeyleri ne kadar sakladığımızı zannetsek de, duygunun enerjisi düşünceden daha yüksektir ve hemencecik karşı tarafa akıp geçer.

 

Merleau-Ponty’e göre insanlar bedenleri yoluyla dünya ile bağlantı kurarlar, sadece bilinçleriyle değil. Ve bilincin de ‘embodied’ olduğuna inanır, yani bilinç, bedenimizden kopuk bir düşünceler zinciri değildir. Varoluş halimiz bir bütündür; zihnimizi bedenimizden ve duygularımızdan ayırmak söz konusu değildir. Bu görüş açısı Kartezyen (Cartesian) bakış açısının karşıtıdır, çünkü Kartezyen anlayışta zihin ve beden farklı olgular olarak görülür ve zihnin bedenden daha üstün olduğu savunulur. Fakat dünyada sadece zihnimizle var olmak mümkün müdür? Misal, ben istediğim kadar hayalimde spor yapıyor olayım, kaslarımda bir farklılık olur mu :)?

 

Bedenim Kendimi Anlamama Nasıl Yardımcı Olacak Ki?

Yaşadığımız her olayın, her olgunun bedenimizde bir izdüşümü vardır. Hislerimiz, bedenimizde cisimleşir. Bedenimiz, çevremiz ve kendimiz hakkında farkındalık geliştirmemize yardımcı olur ve duygularımıza ev sahipliği yapar. Dünyada kendimizi nasıl var ettiğimizi anlayabilmek için yaşanmış deneyimlerimizin konuşulması gerekir. Bunun karşıtı Kartezyen düşünce de der ki, varlığımızı düşüncelerimizle anlayabiliriz. Bunun en belirgin örneği Descartes’ın ‘Düşünüyorum, öyleyse varım.’ cümlesidir. Halbuki düşüncenin aksine, bedenimiz bünyesinde sadece sözcükleri barındırmaz, aynı zamanda subjektif deneyimlerimizi yaşamamıza da olanak sağlar. Bütüncül bakış açısına göre, ruhumuzu görmenin ve ona dokunmanın en güzel yolu, bedenimizi gözlemlemektir. Tam da bu sebeple psikoterapi esnasında beden deneyimleri de konuşulur.

Zihin ve beden işbirlikçidir aslında. Beden, öznellik sağlar çünkü öznel deneyimleri ve duyguları barındırır; düşüncelerimizi ve dünya görüşümüzü bir ayna gibi yansıtır. Tek iletişim yolu sözel olan değildir; bedenin de kendi dili vardır. Bedenimiz, yaşamak için gerekli olan bir enstrümandan daha fazlasıdır aslında; niyetlerimizin görünen formudur ve kendimizi ifade etme halimizdir. Mesela biri şarkı söylerken biz o şarkıcının aynı zamanda duygularını da duyarız; çünkü şarkı söyleyen kişinin duyguları sesindeki vibrasyonlarla görünür, duyulur olur. Sözlerinin ne anlama geldiğini bilmediğiniz bir şarkıda ağladığınız, duygulandığınız oldu mu hiç? İşte o an, sözcüklerle değil de, bedenimizle ilişkiye girdiğimiz anlardan biridir.

Her duygu bedende bir yerde belirir ve bedenimizde olan her değişimin de duygumuzda bir ifadesi mevcuttur. Mesela sürekli kaygı dolu şeyler düşünürsem bedenim bir süre sonra çok yorgun hissetmeye başlayacaktır, hiç hareket etmemiş olmasına rağmen. Bedenim dingin olduğunda ise (mesela meditasyon esnasında) düşüncelerim de daha dinginleşecek, berraklaşacaktır.

Tam da bu sebeplerden (gündelik hayat işleyişini aksatmadıkça) ilaç kullanımını sorguluyorum. Çünkü ilaç, acıyı manipüle eder ve o hissi azaltır. Fakat ortada bir acı hissiyat veya ağrı varsa, belki de önce onu dinlemek gerekir.

‘Ne demek istiyor? Neden tam da şuanda ortaya çıktı? Bana neyi göstermeye çalışıyor olabilir?’

Hemen ilaca başvurmak yerine önce ortaya çıkan ‘semptomu’ anlamaya çalışırsak kendimize daha şefkatli davranmış olmaz mıyız? Kendimizle kuracağımız en iyi iletişim yolu, var olan acıyı dinlemek, hissetmek ve anlamak olabilir.

 

Subjektif Deneyim

Zihin-beden ilişkisi lineer değildir, yani neden sonuç ilişkisine oturtulamaz. İç ve dış dünyamızda her zaman bir şeyler olup biter; birisi aynanda hem bir şeyler hissedebilir hem de düşünebilir. Burada bir nedensellikten değil, sadece yaşanılan deneyimden ve bunu bedenimizin nasıl algıladığından bahsedebiliriz. Bizler deneyimlerimize şahitlik ederiz. Dolayısıyla, aksiyonlarımızı seçebilme özgürlüğümüz vardır. Bu bağlamda Merleau-Ponty’i daha da araştırma hevesi uyandıran çok sevdiğim bir sözünü paylaşabilirim:

‘Bizler, hayatımızın hem yazarı hem de aktörleriyiz.’

Sezgilerimiz ve hislerimiz yolu ile dünyayla bir bağ kurarız. Bu hislerin hepsi subjektiftir. Benim ‘kötü olay’ olarak algıladığımı başkası o şekilde algılamayabilir. Dolayısıyla herkesin olaylar esnasında gösterdiği beden dili de farklıdır. Tam da bu sebeple beden dilini genelleştirmeye çok sağlıklı bakmıyorum.

Bir insan seans esnasında kollarını kapadıysa bu illa da kendisini kapadı anlamına gelmeyebilir. Belki de kendisine sarılmak istemiştir? Her kişinin deneyimi biriciktir, ancak bu bakış açısıyla detayları görebilir ve anlamlarına bakabiliriz. Genelleme yaparak değil. Sadece onlarla beraber ‘ol’abilmeyi deneriz ve olayları bir diğerinin gözünden anlamaya gayret gösterebiliriz.

O andaki durumu tanımlamak yaşanılan olgular ve hissedilen duygular arasındaki bağı kurmamızda daha yardımcı olacaktır. Buradaki ipucu da ‘merak’. Bilinçli bir meraktan bahsediyorum. ‘Fark ettim de müzik dinlerken kaslarım ne kadar gevşiyor.’ ‘Fark ediyorum da şu insanla ne zaman konuşsam midemde bombalar patlıyor.’ Sadece tanım. Ancak bu sayede gerçekten ne yaşadığımı anlayabilirim. Çünkü bir şey söylemek çok kolaydır. Karşımdakine onu sevdiğimi yüzlerce kez söyleyebilirim; ama ona bir kez sarılmadıktan sonra bunun nasıl bir faydası olabilir ki? Hepimiz diğerinin söylediğine güvenmek isteriz; fakat tek güvenebileceğimiz şey, onun bende yarattığı etkidir. Ve burada da duygularım ve bedenim asla yalan söylemeyecektir.

Sonuç olarak, olguları deneyimlemenin tek gerçek yolu bedenimizi gözlemlemektir. Bedenin kendisi bilgedir. Bilgelik, sadece zihinle öğrenilen bir şey değildir.

Milyonlarca kitap okuyabilirim, ama okuduklarımı deneyimlemedikçe öğrendiklerim ne hayatıma yansır, ne de beni bir adım öteye taşıyabilir.

Yaşadığım şeyleri anlamlandırmanın yolu, olayların bedenime olan yansımalarına bakmaktır. Bedenimizi çok sevelim 🙂