Yaratıcı Uğraşlar Stresi Azaltıyor

Bu yazıda, yaratıcı enerjimizin aslında ne kadar iyileştirici olduğuna vurgu yapmaya çalışacağım.

 

Journal of Art Therapy’de (Kaimal et al., 2016) yayımlanan araştırmaya göre;

Sanatla uğraşmanın stres hormonlarının seviyesini daha düşük seviyelere indirdiği bulunmuş.

 

Ortaya estetik ve sanatsal değeri iyi olan bir ürün elde etmeksizin, önemli olanın o deneyimi yaşamak olduğuna vurgu yapılmış. Araştırmanın amacı ise, yaratıcı uğraşların psikolojik ve fizyolojik sağlığımızı koruduğunu ve bizi iyileştirdiğini göstermek olarak tanımlanıyor.

 

Aslında bu sonuç hem şaşırtıcı hem de değil. Şaşırtıcı değil; çünkü zaten bu sanat terapisinin temel anlayışı. Herkes yaratıcıdır ve kendini sanat yoluyla ifade edebilir. Kendini ifade ettikçe de ferahlar ve yaşadığı durumun etkisi ilk zamanki kadar kişiyi sarsmaz.

Bu araştırmada farklı yaşlardan insanlar seçilmiş ve katılımcılar 45 dakika boyunca sanatla uğraşmışlar. Bu çalışmanın öncesinde ve sonrasında cortisol seviyeleri ölçülmüş (‘cortisol’, stres hormonu olarak bilinir). Katılımcılara hiçbir yönerge verilmemiş, onlara verilen tek şey basit araç gereçler olmuş; boyama kalemleri, kağıtlar, renkli desenler gibi.

45 dakika sonra ise bulunan sonuç: Katılımcıların %75’inin cortisol seviyelerinde düşüş gözlemlenmiş.

 

Araştırmada bazı katılımcıların kendi ifadeleri de yer alıyor.

 

Bir kişi şöyle yazmış;

 

‘Yaptığım şey çok rahatlatıcıydı. İlk 5 dakikadan sonra daha az kaygılı hissetmeye başladım. Yapmam veya yapmamam gerekenlerle ilgili obsesif (takıntılı) düşüncelerim daha azalmış gibiydi. Sanatla uğraşmak yaşadığım şeyleri bir perspektife koyma olanağı sağladı.’

 

 

Bu Araştırmayı Neden Paylaşıyorum?

Özellikle şehirli hayatlarda, çoğu insanın hayatı iyice rutinleşmiş durumda. Sabah kalkıyor, okula veya işe gidiyor, çıkışta birileriyle buluşuyor veya buluşmuyor ve eve dönüyor. Hatta daha acısı, çoğu kişi, seçtiği bölümü veya mesleği gerçekten isteyip istemediğini bilmeden okuyor/yapıyor. Yani, kendinin farkında olmadan bir şeylerin içine giriyor. Zaman öyle hızlı akıp gidiyor ki, bu hız korkutmaya başlıyor ve işte o zaman soruyor ‘Ben ne yapıyorum? Nereye koşuyorum? Neden bu kadar kaygılıyım?’

 

Bizler varoluşumuz gereği, yaşadıklarımızı anlamlandırmak isteriz. Yalnız bu anlamı da kimse kimseye söylemez, söyleyemez. Çünkü her birey biriciktir ve herkesin hayattan zevk alma yolları başka başkadır. Fakat öyle alışmışız ki birilerinin bize cevaplar sunmasına.. Esas yanılgı burada, cevaplar dışarıda değil.. Aslında cevapları hep biliyoruz, ama dinlemiyoruz.. Unuttuk dinlemeyi..

 

Sanatla uğraşmak ise, bütün bu telaşenin dışında ferahlatıcı bir alan sunar bize. Sanattan kast ettiğim, bir performans gösterme telaşı olarak algılanmasın. Ya da, sanat müzelerinde gördüğümüz, bazen anlamakta zorlandığımız tablolar olarak da algılanmasın. Buradaki temel hedef bir ürün elde etmek değil, o ürünü üretirkenki sürecin içinde hayat bulmak.

 

Psikobiyolojik yönden bakarsak eğer, sol beynimiz mantıktan sorumludur. Orada neden-sonuçlar, düşünceler, zaman algısı, yer-yön bilgisi vardır. Yani daha matematiksel bir düzen içerisindedir. Sağ beynimiz ise duygularımızdan sorumludur. Orada zaman kavramı, yer-yön kavramı yoktur. Yaşanan olayların hepsi bir sırası olmaksızın şuanda yaşanıyordur. Hayatımızı bu iki beynin paslaşmasıyla devam ettiririz. Fakat yaş aldıkça, çocukluktan uzaklaştıkça sol beynimiz daha ağır basmaya başlar ve kendimizi düşünceler içinde kaybolmuş bulabiliriz. Sağ beynimiz, yani duygularımız duyulmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaya başlar. Sanatla uğraşmak ise tam da bu noktada duygu dünyamızın şifası olur. Çünkü düşünme kaygısı yaşamadan orada sadece ‘üretme ve yapma’ hali vardır. Duygular da en çok düşüncelerimizi filtrelediğimizde nefes alabilirler.

 

 

Kendinize bir yönerge vermeden boyaların ve kağıtların önüne oturduğunuza, kendiliğinizden bir şeyler çizmeye başlarsınız. O dönemde her ne yaşıyorsanız eğer, siz çizdikçe onunla ilgili cevaplar bulmaya başlarsınız. Bu bazen bir sembol olur, bazen bir masal, bazense hiçbir şey.. Ama çizdikçe yoğunlaşırsınız ve odaklanırsınız. ‘Yapmanız gerekenler’ sizden uzaklaştıkça kendi iç sesinize daha da yaklaşırsınız. Bu yaratıcı tarafınızla temas ettikçe yaptıklarınız değişebilir, daha derinleşebilirsiniz. Bazen o sürecin içinde ağlayabilir ve ağlamanın ardından daha rahatlamış hissedebilirsiniz. Yukarıda bahsettiğim araştırmanın sonucu çok da şaşırtıcı değil, çünkü herkes kendini ifade etmek ister. Bir şey yaşadığımızda hemen birine telefon açıp ona dökülmek isteriz, bu bazen iyi gelir bazen de kötü. Çünkü karşımızdakinin vereceği tavsiyeler aslında onun hayatı ile ilgilidir. O, o durumda olsaydı ne yapardı, onu anlatır bize. Aslında asıl ihtiyacımız karşımıza dökülmek yerine önce kendimize dökülmektir..

 

 

Bırakın elleriniz biraz boya koksun.. Çocuklarınızla ödev yapmak yerine onlarla sadece karalama yapın.. Çocuk tarafınızı öldürmeyin, ağaçlar çizin, ve o sadece sizin ağacınız olsun, köklerinden yapraklarına kadar.. Sadece boyamak değil, bazen kafanıza göre bir yemek yapın, onu yaparken yanında rahatlayacağınız bir müzik açın.. Evinizdeki sehpayı boyayın.. Belki de dergilerden kestiklerinizle kolaj çalışması yaparsınız, ya da fotoğraflar çekersiniz.. Dedim ya, herkes biricik ve kendi yolu çok özel..

Seçeceğiniz yöntem, size kendinizin farkında olma yolunda eşlik edecek bir araç olacak.. Ne olduğu çok da önemli değil. Önemli olan kendinizi ifade edebilmek ve üretirken düşüncelerinizden arınıp o ritüeli devam ettirmek. Kendi yaratıcı tarafınızla buluşabilmeniz ve kendinizi ifade ettikçe ferahlayabilmeniz dileğimle..

 

Leave a Comment