Teorilerle Dedem — Bilmeden Varoluşçu :)

Teorilerle Dedem — Bilmeden Varoluşçu 🙂

 

Aramızdan ayrılışının ilk yılı. Varlığının armağanı devam etmekte.. Bir insan fiziken orada değil diye, yok olmak zorunda mı, değil. İçeride yeşermeye devam ediyor. Hatta öyle ki, varoluş dersleri vermeye devam ediyor. Okuduğum kitaplarda, gözlerimi yaşartan şiirlerde, anlam arayışında, yeni doğan günde, toprağın kokusunda…

Dedem hayattayken de sorsam kendime ona en çok hangi sözler yakışır diye, aynen Nazım Hikmet’in seslendiği şekilde ondan bahsederdim;

 

 

Yaşamayı sevmek nedir, gördüm onda. Hem de yaşama sevincini bırakmamacasına sevmeyi.

 

* Bütün Uzak Doğu öğretilerinin, Mindfullness’ın, Yoganın söylediği şeydir ‘Kendi Merkezinde Kal.’

 

Dedemde şöyle işlerdi bu, İstanbul’a gelirdi mesela, ziyarete. Özellikle hasta olduğumda gelir bana yemekler, çorbalar yapardı. Fakat bunu öyle göze sokarcasına yapmazdı, gerçekten severek yaptığını, benimle ilgilendiğini bilirdim. Ama mesela bir Eminönü’sü vardı, mutlaka oraya bi giderdi. Taze kahve çektirirdi, küçüklük yıllarını yad ederdi. Evet belki benim için gelirdi ama kendi zevklerinden ödün vermezdi : )

Ya da mesela, mutlaka eli dolu gelecek ya eve dönerken, ben de tatlı seviyorum biliyor, her zaman bir kutu tulumba tatlısıyla dönerdi. Neden? Çünkü tulumbaya kendisi bayılırdı : )

Kendini bir şeye adamak, feda etmek arabesk bir tutum olmakla kalmayıp ne insanın kendisine ne de karşısındakine bir şey katar.

Ha tabii bazen fazlaca kendi merkezinde kaldığı da olurdu 🙂 Bundan 10–12 yıl önceydi, bir arkadaşıma hediye alacaktım. O gün de dedemle takılıyoruz bir AVM’de. Accessories’a girdik birlikte, tabii adamcağız şok, bir sürü çeşit ve pahalı. Sonuna kadar inanarak, ‘Ya ne yapacaksın bunları ben sana Kapalıçarşı’dan daha güzellerini çok ucuza alırım.’ dediydi : )) Çünkü o onu biliyordu. Anneannem gıcık olurdu bu tavırlarına; ama o da bildiği yerden konuşuyordu işte, merkezimiz neredeyse oradan bakarız dünyaya.

Ya da mesela, öğrenciyim, TV alacağım, dedem gelmiş bana yardıma İstanbul’a, çarşıya inmişiz. Girdik bir mağazaya. Aynen şöyle bir pazarlık gerçekleşti: ‘Ama bu bizim Bursa Carrefour’da daha ucuz’ hahah, kendi merkezi orada ya onu satıyor satıcıya. O an genç aklımla ona belki biraz kızsam da şuan teşekkür ediyorum bunları yaşadığım için!

 

* Viktor Frankl’a göre, yaşam amacımızın olması ve yaşamımızda anlam üretebilmek hayatta kalma becerilerimizi pekiştirir. Zira, kendisini de Nazi Toplama Kampı’ndan sağ çıkartan şey de hayata dair bir motivasyonunun ve hayat amacının olmasıydı.

 

Dedem, eski jenerasyondu, seni seviyorum demeyi çok bilmezdi ama kalbi apaydınlıktı, görülürdü. Anneannemi çok severdi, bütün o zor sağlık sürecinde hep yanında oldu, hem de hiç söylenmeden. Sevgisini kendi dilinde ifade ederdi. Son dönemlerde bütün hayatları sağlık sorunları olmuştu ve anneannemi kaybedince aslında çok büyük bir boşluğa düşmüştü. Ama yaşamayı hiç durdurmadı. Dedem yaşadığı sürece anneannemin mezarlığı ilkbahar bahçeleri gibiydi. 2007’den 2017’ye kadar da bu böyle sürdü. Kendini acının içine hapsetmeden özlerdi onu. Çiçeklerin biri solsa hemen yenisini ekerdi. Onu amaç bellemişti. Anneanneme bakmaya devam ediyordu, hem de en iyi bildiği yolla, çiçekler ekerek.

 

Hiçbir zaman ‘Ben çok yalnızım, benimle ilgilenin’ diye sitem ettiğini duymadık. Bir ararız İkea’da kahvaltıda çıkar, bir ararız Bursa’da tarihi çınarın orada yeni çıkan taze fasulyelere bakar : ) Benim Bursa’ya geleceğimi öğrense tatlılar pişirir, annemin yardıma ihtiyacı olsa ona koşar.. Hayattan kopmadı, hep bir amacı oldu. Bu onu hep zinde tuttu. O, ‘canlı’ kalmayı seçti, çünkü canlıydı, yaşıyordu.

Bir gün ‘Aslında ben politikacı olsam…’ diyerek bu hayat amacını birazcık abartmış olabilir tabii.. Zira, dedem sadece muhalefetti çünkü, çok iyi söylenirdi devlete. Ha bir de bunu bizimle muhabbet edebilmek için araç edinmişti 🙂

 

* Taoizm ve Gestalt’a göre, insan hayatı doğadan kopuk değil, aksine doğa ile içiçedir. Dolayısıyla doğadan öğrenecek çok şey vardır. Doğa ile içiçe yaşamak insanı zinde ve aktif tutar.

 

Dedem bunu şöyle özetlerdi:

 

‘Hande hiç toprağa basmıyorsun, erken yaşlanacaksın.’ Çok da doğru derdi!

Kendisi belki de ömrü boyunca her gününün bir kısmını toprağa bir şeyler ekerek geçirdi. Aslında bilmeden yaşam enerjisini hep içine çekti, çiçekleri kokladı, her gün mucizelere tanık oldu, biberler, domatesler yetiştirdi. Arada bir karpuz denemeleri de yaptı, sonuçları söylemeyeyim hiç ama denedi en azından : )

Şimdi ondan kalan en değerli şey, Benjamin’i, 1 yıl geçti hala solmadı!

 

* Ying-Yang’a göre, her kışın içinde yaz, her yazın içinde kış vardır. Her kötü olayın içinde iyi bir olay, her iyi olayın içinde de kötü bir olay mevcuttur.

 

Hastanedeyiz. Düşmüş, kafasını çarpmış. Beyninin içi kanıyor. Doktorla konuşmuşum, kan durmayacak; ölüyor, ben biliyorum, o bilmiyor. Ama belki de benim şiş gözlerimdem hissediyor. Beni gördüğüne nasıl mutlu, ‘Nerden çıktın İstanbul’lu diyor’. Beni eylemeye çalışıyor, ama biliyorum ağrısı var. O anda bile sevinecek bir şey buluyor.

Ama belki de en çok içime dokunan şey şuydu: Başını vurmuş, pansuman yapmışlar, alnı şişiyor. Ver dede buzunu tutayım diyorum, 2dk sonra, ‘Ver bana, sen yorulursun.’ diyor.

Odaya kaldırırken sedyede şakalar devam ediyor tabii ki, ‘kaynanam gelmeden gitmem’ hahah, zaten çok değil 1–2 ay sonra büyükannem de 105 yaşında gözlerini hayata yumdu. Ve biz dedemi yine gülümseyerek andık. İkisi de huzur içinde uyusun…

 

Vefatından 1 yıl önce, büyük ihtimalle sağ çıkamayacağı bir ameliyata girmeden videosunu çekmiştim, anı kalsın istemiştim. Esas amacımı anlamasın, korkmasın diye, teyzeme yollayacağım dede, ne diyeceksin dedim. Melodili bir şekilde ‘Gülümse biraz’ dedi, parmaklarını da barış işareti yaparak 🙂

 

Bazen yaptığı şakaların güldürmediği de oluyordu elbette ki, üzülmesin diye gülümsediğimiz anlar, arkadan annemle fısır fısır ‘gene ne diyor acaba’ dediğimiz anlar olmadı değil hahah. Şimdi hepsini gülerek anıyorum. Fakat buradaki mesele, gerçekten güldürmesi değildi elbette ki, kendisinin keyif alıp eğlenmesiydi.

 

* Gestalt’a göre, hayatın bize getirdiklerini kabul edebilmek çok değerlidir.

Bahsettiğim gibi, dedem eski jenerasyondu, ilkokul 3’ten terkti. (Fakat bu kısım hassas, çünkü ilkokul 3 terk olsa da matematiği ile çok övünürdü ki evet gerçekten iyiydi.) Belki onlarca kez dedeme sarılıp ‘seni çok seviyorum’ demişliğim vardır. Hemen bir karşılık veremezdi belki ama alırdı benim bu sevgimi, çok hoşuna giderdi ‘kihkihkih’ başlardı hemen gülmeye.

 

Bu yüzden, kendi adıma en ufak bir pişmanlığım yoktur, sevdiklerimize söyleyebilmeliyiz sevdiğimizi, ya da gösterebilmeliyiz.

Sevmeyi bilmek kadar, sevilmeyi de kabul edebilmek.. Almak-Vermek dengesinde durabilmek..

 

* Bütün Varoluşçu ve Hümanistik Teoriler hayata bütüncül bakmak gerektiğini söyler. Hayat gerginlikler barındırır. Mutluluk varsa, mutsuzluk da var. Sağlıklılık varsa, sağlıksızlık da var, gibi. Bu gerginliklerin iki ucunu da kapsayabildiğimiz sürece daha dengeli ve anlamlı bir yaşam sürebiliriz.

 

Dedemin en sevdiği şeylerden biri, düğünlere gitmek ve beni dansa kaldırmaktı. En son birlikte gittiğimiz düğünde kalbinden çok sıkıntısı vardı. Elinde bastonuyla gelmişti. Düğün yeni başlamış, gelinle damat misafirleri öpüyor ve pistte kimse yok. Bunu gören dedem durur mu, tabii ki beni dansa kaldırdı ve elinde bastonuyla pist açılışını yaptık 🙂 Ve epeyce de dans ettik hahah.

Evet, hayatının en sağlıklı döneminde değildi belki ama bu onun o andan keyif almasını engellemiyordu.

 

* Sartre, Good-Faith ve Bad-Faith’ten bahseder. Tabii ki bu kavramlar derinlemesine üzerinde durulacak kavramlar. Çok kısaca söyleyecek olursam, hayatta aktif olarak rol oynadığımda, kendi seçimlerimi hayata geçirebildiğimde ‘Good-Faith’te oluyorum. Bad-Faith de, biraz daha kurban rolünü ve pasif duruşu kabul etmek ile ilgili oluyor.

 

Çoğu arkadaşı vefat etmişti. Özellikle anneanemin gidişinden sonra büyük bir boşluk açıldı hayatında. Ben zannediyordum ki hayatında artık bir tek biz kaldık. Çocukları ve torunları. Bu durum için çok üzülürdüm, yalnızlığı çağrıştırırdı. Fakat cenazede ne kadar yanıldığımı gördüm. Bizim hiç bilmediğimiz bir çevresi varmış meğer 🙂 Evinin önündeyken, ‘aaa amca mı ölmüş’, ‘aaa bu amca mı ölmüş?’ diyen sesler duydum ve anında onlara yöneldim. Kimdi bu insanlar?

 

Komşularıymış, çevresiymiş, yoldan geçen insanlarmış, çocuklarmış.. Birçok insana dokunmuş meğer. Giriş katında otururdu ve camının önü çiçeklerle doluydu. Gelenle geçenle konuşurmuş meğer, çocuklara verebilmek için hep çikolata bulundururmuş evde. Çiçeklerini beğenenlere çiçek hediye edermiş. Ardında bu kadar şaşıran ve üzülen insan görmek tüylerimi diken diken etmişti.

 

O, kendisini Good-faith’te tuttu. Bir seçim yaptı ve hayatı yaşadı. Toprağıyla, şakasıyla, çevre yaptığı insanlarla, torunlarıyla. Hatta öyle ki, vefatına sebep olan şey yine ‘gezmek arzusuydu’. Alışverişini yapmış, tam evine girecekken elinde torbalarla yere düşmüş. Ama gitmeliymiş o alışverişe, çünkü Carrefour’da -yanlış hatırlamıyorsam- bir takım meyvelerde kampanya varmış 🙂 Ah pamuk dedem… İnsanın yaşadığı şekliyle hayata gözlerini yumması ne kadar büyük hediye olsa gerek.

 

 

Hayatta dengede kalabilmenin birçok yöntemi var. Yoga, meditasyon yapmak, yürüyüş yapmak, psikoterapiye gitmek, mindfullness çalışmak, doğayla içiçe olmak gibi.. Bana göre bir yol daha var ki, etrafımızdaki deneyimli kişileri görebilmek ve onlardan dinlemek.. Biri için ‘bilge’ demek çok iddialı olabilir fakat içinde bilgelik taşıyan kimilerini görünce onları hayatımızda tutabilmek…

Çok özledim.

Sevgiyle

Leave a Comment