Bundan üç yıl önce… Uçaktayım. Tek başımayım. Bedenimin abartısız her yanı titriyor. Sağ olsun yurtiçi uçuşu, türbülansı da bol.. Ne yapacağımı bilemiyorum. Defalarca lavaboya gidiyorum, yok dışarı da atamıyorum. Kahve servisi başlıyor, hah kahve iyi fikir. Bildiğim bir şey. En azından bana her zaman iyi geldiğini biliyorum. Acaba kötü bir fikir mi? Kafein var, daha çok çarptırmasın mı kalbimi? (Şu an dahi o kahveyi içtim mi içmedim mi hatırlamıyorum.) Grounding! İyi fikir, nefes egzersizi yapayım.. Yok, bu da işe yaramıyor. Neredeyiz, gelmedik mi hala? Dışarıdan belli oluyor mu ne yaşadığım? Niye kimse yardım etmiyor? Konuşamıyorum da, uçak beni değil de ben koca uçağı taşıyorum, bundan eminim. Sanırım yapacak bir şey yok, içimden tek diyebildiğim ‘Hande bu sonsuza kadar sürmeyecek, geçecek, bu yolculuk bitecek.’ Panik atak semptomlarımı tarıyorum, boğazımda düğümlenme hariç hepsini yaşıyorum, evet panik atak geçiriyorum. Uzun süredir danışanlarımla çalıştığım şeyi harfiyen yaşıyorum. Zihnim durmuyor, neden şimdi?

O an olmayacaktı da ne zaman olacaktı?

Hiç gitmek istemediğim bir yere, hiç istemediğim bir zamanda gidiyorum. Gitmek asla benim seçimim değil. Kendimi zorunda hissediyorum. Zaten sabahtan beri bir tuhaf hissediyorum. Bastığım zemin altımdan kayıyor sanki. Zihnim bulanık. Neyi ne için yaptığımı sorgulayıp duruyorum. Tek bildiğim ‘istemediğim’. İstemiyorum işte oraya gitmek. Sartre yaptıklarımı görse mezarında ters takla atardı. Zira, ‘bad-faith’ olarak bahsettiği kavramın kitabını yazıyorum o an. Başka seçimim yoktu derken bile kendime inanmıyorum aslında.

Bir şekilde gidilmesi ‘gereken’ yere gidip, orada zar zor bir hafta geçirip İstanbul’a geri dönüyorum. Dönüş yolculuğunu hiç sormayın, hem uçak bu sefer daha kalabalık hepsini sırtımda taşıyorum, yüküm daha ağır anlayacağınız. Tabii döner dönmez bildiğim yöntemlere başvuruyorum. Süpervizörüme gidiyorum.

Bana diyor ki ‘Niye gittin?’.

– Başka seçeneğim yoktu. (Geldi gene bad-faith. Bunun anlamı kısaca şu, kendimi pasif duruma getirip sanki başka hiçbir seçeneğim yokmuşçasına başkasının belirlediği, bana iyi gelmeyen kurallara boyun epmek. Good-faith burada şu olurda, oraya gitmeme şansımın olduğunu hatırlamak ve bu ne getirecekse o bedelleri göğüsleyebilmek çünkü ennihayetinde benim seçimim olacak.)

  • Ne demek yoktu?
  • Gitmezsem büyük sıkıntı çıkacaktı ve içten içe gitmek zorunda olduğumu hissettim, sanki bu benim görevimdi.
  • Ne olurdu gitmeseydin?
  • İşler toparlayamayacağım hale gelirdi. Büyük sorun çıkardı. (İçten içe adım gibi biliyorum tabii ‘çıkarsa çıksın’, o zaman gerçeğin ne olduğunu görürüm.)
  • E gelsin? Ve işte o an, hiçbir psikoloji bilgisi vs. bilgisi gerektirmeyen en sevdiğim cümlelerden biri geliyor, ‘Canından kıymetli mi?’ Bunu dediğimiz an olay başka bir şeye dönüşüyor.

O görüşmeyi zihnim anlıyor, mantıklı buluyor. Bedenimin bir şeylere tepki verdiğinin farkındayım. Fakat semptomlarım bitmiyor. Açıldı bir kez atak kapağı, ara ara yokluyor. Uzun süredir birlikte çalıştığım meditasyon hocama gidiyorum. Ne yapacağız?

Hiç acele etmeden bedenimle iletişime geçiyorum. Titreyen kaslarımla, kısa kısa alıp verdiğim nefesimle. Bana ne anlatmak istiyorsun diye soruyorum ona. Bana rehber olmasına izin veriyorum, çünkü zihnim iyi bir rehber değil farkındayım, oyunlar oynayıp duruyor bana. Ya da eleştiriyor beni, sen nasıl yaşarsın bunu diye.

Bedenimle konuşma hali epey bir süre devam ediyor. Bu gibi çalışmalar tek seferde yaptım bitti, hadi değişim olsun gibi çalışmalar değil. Nasıl ki kas yapmak isteyen biri düzenli bir şekilde spora gidip uzun vadede netice alıyorsa, farkındalık egzersizi de aynı şekilde çalışıyor. Bu çalışmalar boyunca artık eminim, bu tek seferlik bir olayın neticesi değil.Bedenim zihnimden yılmış. Zihnim şahane argümanlar üretiyor: ‘Yapmak zorundasın çünkü… Gitmek zorundasın çünkü…’ İçim istemiyor halbuki.Bedenim de ne yapsın, yapabileceği tek şeyi yapıyor bana. ‘Bir dön de bana bak, bir de ben varım burada zihninden içeri’ diyor. Bunu tatlı tatlı gösteremezdi ya, sarsması gerekiyordu. Aylardır uğraşmış, gösterememiş kendini bana. Ödüm kopmuş çünkü aman ağzımızın tadı kaçmasın. Bir nesil Yaprak Dökümü’nün etkilerini barındırıyoruz.

‘An’da kalmanın bambaşka bir dersini veriyor bana. Nefesim sıkışınca, kaslarım titreyince mecbur  oan her şeyi unutup bedenime dönmek zorunda kalıyorum. Öğrenmek hiç bitmiyor. Kendimi hep ana döndürdüğümü düşünürdüm fakat işime gelmeyen meselelerde çok güzel sıvışabilmişim, farkında olmadan. Bedenimde ne zaman bir sıkışma hissetsem soruyorum ona ‘şimdi ne oluyor? Neredesin? Olmak istediğin yerde misin? Çevrendekiler birlikte olmak istediğin insanlar mı?

Bu olaydan bir iki ay kadar sonra sakinleşiyorum. Fakat esas sınav kapıda biliyorum, bir iki ay sonra yine gidilmesi gereken yere gitmek ‘zorundayım’. ‘Gelmiyorum’ diyorum, gitmeyeceğim. Kıyamet kopuyor mu, kopuyor tabii. Hem de ne kıyamet. Kavgalar, dedikodular, ayıplar vs. bitmiyor. Ama benim içim çok rahat. İstememe isteğime sahip çıkıyorum çünkü. İşin esas rengini fark ediyorum, sözde uyumlu olmadığım zaman işlerin geldiği noktayı tüm berraklığıyla görüyorum. Ve anlıyorum ki, ağzımızın tadı kaçmasın diye yaptığım şeyler, bütün o kıyamete göğüs germemden çok daha fazla enerjimi almış. Kendi seçimlerime sahip çıktığım an işler terse dönüyor, güya korktuğum şeyler başıma geliyor ve ben özgürleşiyorum. (Sartre şuan mutlu!)

Ve bilin bakalım ‘gelmiyorum’ dememle birlikte ne olmuyor? Panik atak semptomlarım olmuyor. Şuan oldukça özetleyerek yazıyorum, tabii ki sadece bir yere gitmemekle bitmiyor semptomlar, panik atağın bana vermek istediği öğretiyi içselleştirdiğimi düşünüyorum. ‘Ahaa’ diyebildikten sonra, yani neyin ne olduğunu içselleştirerek anladıktan sonra olumsuz gibi görünen sorunlar kendini geri çeker, zaten bütün terapi sürecinin de özetinin özeti budur. Bir durumu kavradıktan sonra, artık bedenim o sorunu üretmenin faydasız olduğunu bilir ve geri çekilir.

O gün bugündür bakıyorum da sanırım gitmek istemediğim bir yere neredeyse hiç gitmedim. Görüşmek istemediğim birinin yanında kalamıyorum. Elbette ki hayatın getireceği şeyler olacaktır, her an istediğimizi yaşayamıyoruz, fakat ne olacaksa benim seçimimle olacak diyebilmek müthiş özgürleştirici. Artık bedenimle kurduğum bu ilişki çok enteresan bir boyuta geldi. Kalmak istemediğim bir yer olduğunda, sadece oradan çıkmam gerektiğini sezebiliyorum, zihnimle nedenini anlamaya çalışmadan. Zihnime bırakırsam aylar yıllar geçebilir. Yanında mutlu olmadığım biri olduğunda bir şekilde oradan ayrılmaya bakıyorum. Hani derler ya ‘his geliyor’, gerçekten geliyor. O an için belki mantıklı bir sebebi olmayabilir fakat daha sonradan mutlaka zihnim de neden o kişiyle ya da o ortamla mutlu olmadığımı idrak ediyor.

Panik atak yaşamak evet çok korkunç. İnsanı hayattan bezdiren bir şeye dönüşebiliyor. Hayatı artık iyice işlevsiz bir hale getireceği noktada bir psikiyatrist desteği de alınabilir. İlaç semptomları geçirse bile, o belirtilerin altındaki manayı kavramak insanın kendi sormluluğunda. Yoksa, ilaç geçirsin mantığı ile yaklaştıkça iyi hissetmek için hep o ilaca ihtiyaç olacaktır.

Değişim için, dönüşüm için sayfalarca kitap okumak yetmez. İnsanın başına gelenlerden öğrenmesi kadar kalıcı bir değişim olamaz herhalde. Amaç zihnen değil, deneyim olarak içselleştirebilmek. Başımıza gelen her şeyin bize söylemek istediği bir şey var. Dinlemek lazım.. Hiç yargılamadan dinlemek..

Leave a Comment